ÖNE ÇIKANLAR :

YAZARLAR

Ekonomik Gidişat, Osmanlı ve Meşru Alan

Ali Güneş

24 Kasım 2013 Pazar 18:36
  • A
  • A

Osmanlı Devleti için din; bir tercih sebebi değil, hakikatin ta kendisiydi. Devlet, meşruiyetini dinden alıyordu. Dine aykırı her karar gayr-i meşru sayılmıştır. Zaten İslam âlimleri nazarında meşru; İslam Fıkhına uygun olan fiillerin adıdır. Ekonomik ilişkiler de meşru veya gayr-i meşru diye ikiye ayrılır.

Osmanlı’da esnaf örgütleri, alacakları her kararı İslam Devleti’nin kadısına onaylatmak zorundaydı. Mehmet Genç bu hususta şöyle demektedir: “Osmanlı Devleti’nde Din hayatın her alanında en etkin ve merkezi bir öneme sahipti. Hatta İstanbul’da şehir-içi taşımacılığı yapan hamalların önemli bir bölümünü oluşturan atlı hamallar hakkında, Divan-ı Hümayun’da çıkan bir hüküm şöyle der:

“Hamallar, yük taşıdıkları hayvana, yükü yerine teslim ettikten sonra binerek geri dönmektedirler. Bu, hayvana eziyettir. Hayvan dönüşü boş olarak yapmalı ve dinlendirmelidir.”

Osmanlı Devleti’nde üretim ve tüketim faaliyetleri günümüzdeki şartlardan çok daha değişik hatta bir nevi ezber bozucu idi. Osmanlı’da tebaanın ihtiyaçları kaliteli ve ucuz bir şekilde karşılanmadıkça “ihracat” yasaktı. Yani önce tebaanın ihtiyaçları en iyi bir şekilde karşılanacak daha sonra dışarıya mallar gönderilebilecekti.

Osmanlı’da ithalat ise halkın ihtiyaçlarını karşılamak için serbest bırakılmıştı. Bu durum cari açığa sebep olsa da halkın ihtiyaçları daha öncelikliydi. Kaldı ki Osmanlı’da sultanın temel vazifelerinden biri de devletin içinde üretilen bir mala karşı korumacılık unsuru da devreye giriyordu. Dolaysıyla içeride üretilen bir ürünün ithalatı da yasaklanmıştır. (Mehmet Genç - Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi)

Burada dikkat çekeceğimiz iki unsur vardır. Birincisi; Osmanlı’da ekonomik hayatın en azından teoride İslam’a aykırı bir alana kaymasına asla müsaade edilmemiştir. İkincisi de; ekonomik ilişkilerde tebaanın maslahatı ön plana alınıyordu. Devletin veya bir zümrenin zenginliği bizatihi amaç değil ancak araç olabilirdi.

Faizin egemen olduğu toplumlarda ise esas amaç, belirli bir zümrenin zenginleşmesidir. Çünkü aslında faiz, haksız yere servet transferinden başka bir anlamı olmayan ekonomik faaliyettir. Bu toplumlarda ekonomi, dinamik merkezler tarafından biçimlendirilir, şartlandırılır ve sınırlandırılır. AK Parti döneminde de bu ekonomik modelden keskin ve radikal bir çıkış yaşanamamıştır. Ekonomik Politikalar, dünyadaki ekonomik hareketliliği takip etmekten öteye geçememiştir. 2001 öncesinden farklı olanın sadece iki unsur olduğunu söylememiz lazımdır. Türkiye, tasarruf miktarlarını arttırmış ve büyük soygunları engelleyerek nispeten faizler düşürülmüş ve sosyal yardımlar ve yatırımlar arttırılmıştır. Meselenin bir diğer yanı da AK Parti döneminden sonra nispi özgürlüğün artması insanlar da çalışma şevkini de getirmiştir. İŞKUR ve KOSGEB desteklerinin doğru kanalize edilmesi ekonomik fayda sağlamıştır. Ekonomide ciddi bir yapısal dönüşüm olmamasına rağmen ekonomik rakamların iyileşmesi 2001 öncesi ekonominin ne büyük bir soyguna dayandığını ele vermektedir. Ama bu durum sürdürülebilir mi?

Durum sürdürülemez. Çünkü bizzat devletin açıkladığı rakamlara göre en çok kar eden kurumlar bankalardır. Tek başına bu durum bankaların soygunlarını tüm hızıyla sürdürdüklerini göstermektedir. Faiz ve birleşik faiz, reel hayatta olmayan bir matematik hesaba dayanırlar ve bu yüzden çok kısa zamanda ekonomik hayatın tamamını kuşatma imkânına sahiptirler. Tez elden meşru alana radikal bir geçişle geçmek gerekmektedir.

Ekonomik tablo bu durumda sürdürülse bile başta gelir adaletsizliği olmak üzere birçok zulme vesile olduğu malumdur. Devlet, bankaların soygununa izin vermemelidir.

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.