ÖNE ÇIKANLAR :

YAZARLAR

Anlam ve ilim iki kardeş kelime... (2)

Ahmet Balki

19 Nisan 2013 Cuma 15:44
  • A
  • A

İlim sadece görülen âlem hakkında bilgi vermez kapalı meseleler hakkında da kuvvetli doneler sunar bize. Allah, ilmin görmediğimiz ve aklımızla erişmemiz imkânsız meseleler hakkında en azından bir ışık olabileceği hususunu aşağıdaki ayette şöyle ifade etmiştir.

“Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.” (Al-i İmran Suresi: 2)

İlim sahibi kimseler mütevazı olmak zorundadır.

Her bilgi bilmediklerimizin sayısını da çoğaltır. Ön yargılarımız ve kibrimiz, ilmin en büyük düşmanıdır. Her ilim sahibinin bilmesi gereken ilk gerçek Allah’ın ilmini ihata edemeyeceği gerçeğidir. Bu realite Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir:

“Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç birşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” (Bakara Suresi: 255)

“Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikâhlamalarına engel çıkarmayın. İşte, içinizde Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere bununla (böyle) öğüt verilir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah, bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi: 232)

Son ayette zikredilen “Allah bilir de siz bilemezsiniz” hükmünün beşeri bir ilişki olan nikâh ve boşamakla ilgili olduğunu dikkate aldığımız zaman şu gerçek adeta yüzümüze çarpar: Biz insanoğlu bırakın âlemin sırrını anlamayı bizim her zaman içinde olduğumuz beşeri hükümleri bile anlamakta, doğrusunu bulmadan mahrumuz. Demokratik meclislerin kanunlarının adeta suyun üzerine yazılan yazı gibi olmasının en büyük sebebi de bu cehalettir.

Aslında alçak gönüllülüğün en büyük anahtarı ilimdir. İlim öğrendikçe önümüzde yığınla bilinmeyen olduğunu en azından hissederiz. Zira “mahrem meçhulü sezmek boyuna esrarın karşısında olduğunu hissetmeyi iktiza eder.” Her şeyi bilmek arzusu sadece cehalettir. Bu böyledir de muhkem ve zahiri büsbütün arkaya atıp devamlı esrarlarla meşgul olmak tehlike ve karanlıklara koşmaktır ve bunu yüreklerinde eğrilik, su-i niyet ve kaypaklık bulunanlar yaparlar. (M. Hamdi Yazır; Hak Dini Kur’an Dili; Al-i İmran Suresi 7’nin Tefsirinden)

Ümmet-i Muhammed (sav)’den önce gelen ümmetlerin sapma sebeplerine şöyle kuşbakışı ile bakarsak şu çarpıcı gerçekle karşı karşıya kalırız: Bizden öncekiler muhkemi bırakıp müteşabihle uğraştıkları için sapmışlardır. Elbette müteşabih veya batın üzerinde tefekkür yasaklanmış bir unsur değildir lakin düşünce kuralsız olursa yani muhkemin hudutları zorlanır veya yok sayılırsa sapmakta bir başka kuraldır.
Hıristiyanlar İncil’de zikredilen “baba” mecazını/müteşabihini zahir/gerçek anlamıyla alarak “bir Allah” muhkematını bırakarak kâfir olmuşlardır. Hıristiyanlar hiç şüphesiz “baba” mecazı hakkında tefekkür edebilirlerdi. Lakin bu tefekkürleri La İlahe İllallah muhkematını bozmamalıydı.

Yine Yahudilerin Kur’an-ı Kerim’de zikredilen hurûf-i mukattaa’ları kıyametin kopacağı zamanı çıkarmaları yukarıdaki türden bir zihin çarpıklığıdır. Çünkü kıyametin zamanını sadece Allah’ın bileceği hususu muhkemdir.

İnsanları kandırmanın bir yolu da muhkemi bırakarak müteşabihleri gözlerinin içine sokmaktır. Zihinleri vesveselerle nakzetmek isteyenler mücerret hayal ürünü olan şeylerde, rumuzlarda, muamma ve müteşabihatta boş ve havaî şeyler ararlar; müteşabihatı, şüpheye basamak yapmak için muhkemata üstün tutarlar.

Muhkem her açıdan asıldır. İnsanlar bir analiz yapmak istediklerinde zanlarını veya hissiyatlarını değil verileri esas almak zorundadırlar. İlmi faaliyetlerin aslı budur. Fakat ilmi faaliyetlerin bir amacı da bilinmeyene bilinenden ulaşmaktır. Müteşabihlerle hakikate ulaşma çabası bilinmeyenden bilinmeyene ulaşmak çabası gibi anlamsız bir gayrettir. Elinde veya zihninde bilgi olanlar bilmediklerinin bildiklerine oranla çok çok fazla olduğunu bilirler. İşte bu sebeple realiteyi kabullenmek ve muhkeme iman etmek müteşabihi ve bilinmeyeni inkâr etmeyi gerektirmemelidir. Zira bilinmeyen şeyler, göremediğimiz varlıklar ve aklımızın idrak edemediği bilumum meseleler etrafımızı kuşatmıştır.

Bilim adamlarına göre gördüğümüz maddi âlemin madde boyutu ancak \%4 oranındadır. Madde de \%96 oranında karanlık madde ve enerji bulunmaktadır. Hayatın nüvesi olduğunu tahmin ettiğimiz ruh hakkında bize çok az bilgi verilmiştir.( Bkz. İsra Suresi: 85 ve Tefsirleri ) Beynimiz ve akılımızın yapısı hakkında çok az şey bilmekteyiz. Fakat bu yaygın ve derin cehaletimiz bizi yanlışlara sevk etmemelidir. Müteşabihler üzerindeki yorumlarımız asla muhkem hudutlarını aşmamalıdır.

Zaten ilim kelimesinin anlamında da yukarıda anlattıklarımızın yakın alakası mevcuttur. Zira ilim, malumu olduğu gibi bilmektir. Malumu görünen ve görünmeyen boyutları ile olduğu gibi bilmek insanın kapasitesini aşan bir olaydır. Bizlerin bilgisinin nihai hududu Allah’ın bildirdiği kadarıdır. Daha ötesi mümkün değildir.

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.