ÖNE ÇIKANLAR :

YAZARLAR

Kalem ve Kader (4) Mağaradaki İnsanlık (1)

Ahmet Akgünler

27 Şubat 2014 Perşembe 21:45
  • A
  • A
“Sadece verilerle hareket edeceksek mağaradayız o zaman. Muhkem esas ise ben, senin içinde bir hayal. Senden gelecek bir ışık bekliyorum. Hakikate ulaşmak için.”
“Platon’un Mağarası mı?”
“Haksız mıyım?”
“Önce “Mağaradakiler Mitosu’nu” okuyalım. Sonra konuşuruz. Cemil Meriç’in “Mağaradakiler” isimli eserinden alıntı; haydi:
“Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: "Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmaya zorlayacakların vay haline...”
Bir mağara düşün dostum. Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yer altı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi, ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar. Arkalarından bir ışık geliyor... uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte. Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan, taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Doğru... O esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerinin de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen neneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün... Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca onlar için tek gerçek vardır: Gölgeler.
Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne oldu dersin anlatayım.. Ayağa kalkmaya, başını çevirmeye, yürümeye ve ışığa bakmaya zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeye alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Biri, ona: “Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Şimdi gerçekler karşı karşıyasın” diyecek olsa, sonra da eşyaları bir bir gösterse, “bunlar nedir” diye sorsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı.
Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikadan güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi... Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgelerini fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. Akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin sulardaki aksine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeye başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu şimdi, mağarada kalan eski arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.
Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: "Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmaya zorlayacakların vay haline...”
İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikâye kendi halimizin tasviridir. Yer altındaki mağara: Görünürler dünyası. Yücelere çıkan tutsak, idealar âlemine yükselen ruh...” (Cemil Meriç; Mağaradakiler- sh.11-12 İletişim Yay.)
“Şimdi her şeye izafi mi yaklaşmalıyız? Ben, senin hayalin ama gerçekte öyle değil mi? Ya da gerçekte sen yok musun?”
“Radikal bir düşünce. İflah olmaz bir hale girdin yine. İmam Maturidi’yi yardıma çağırayım hemen: “Eşyanın varlığından şüphe edeni ateşe atmak lazım. Ancak o zaman gerçeğin olduğunu anlar.” Eşyanın varlığından şüphe edenler güya yüksek bir evrenden konuşurlar ama oldukça bayağıdırlar. Şartlar gerçeği kendisine anlatır. Şımarıklık diz boyu. Hatta bunların bazısı basit gerçeklerden bahsetmeyi düşüklük olarak görür. “Muhakkak ki Allah bir sivrisineği hatta daha üstününü misal getirmekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o şüphesiz haktır, Rabb’lerindendir. Ama küfre saplananlar: “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?” derler. Allah onunla birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir. Onunla ancak o fasıkları şaşırtır.” (Bakara Suresi: 26) Gördüğümüz her şey ve ayetler hakikatin işaretleri. Onlar da birer hakikat ama daha büyük bir hakikatin işaretleri. Gerçi Kur’an ayetleri bizzat Kelamullah!.. Kâğıda yazılan harfleri elbet değil. Ama mahiyetini kavrayamamağımız bir şekilde bizzat Kelamullah. Kitaplarda geçer: Kelamullah, ses ve harflerden azade bir konuşma. Elbette mahlûkun konuşması ile Allah’ın konuşması hiçbir açıdan kıyas kabul etmez. Ama bir Kelamullah realitesi ile karşı karşıyayız.”
“Yine bilmediğimiz bir alana girdik. Hakikati ararken soyut alana. Müteşabih alana. Biz bu hakikat arayışına son versek. Ben büsbütün umudumu kestim. Hakikati ararken, sen hakikate benim yani hayalin vasıtanla ulaşmaya çalışırken üst kavramlar üzerinden konuşuyorsun ve o alan tamamen izafi. Kaldı ki sen, ben kavramının ve hayalinin tarifini bile yapmaktan acizsin. Kur’an ayetlerine Kelamullah diyerek içinden çıkılmaz bir işe girdik, yine.”
“İnsan ve hayali bir garip. Bir anda hakikati kucakladığını zanneder. Büyük kavramlarla konuşur. Sonra büyük kavramların izafiliğinden dem vurarak eline avucuna sığan adeta oyuncak yerine kullanacağı hakikat tarifi icat eder. Sözde yükselişin gerçekte yere serilişi. Tıpkı müşrikler gibi… “Onlar, Allah’ı bırakırlar da yalnız dişilere taparlar. Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar.” (Nisa Suresi: 117) Müşriklerin putları dişiydi. Lat, Menat vs. hep dişi isimler. Sözde böylece taptıklarını yüceltirler. Meleklere dişi demeleri de bu yüzden. Hayallerinde dişi hep yüksek yerde. Güya tazim ediyorlar ilahlarını. Ama aynı dişi. Kimi zaman metres, çok zaman fahişe, bazı zaman utanç vesilesi ve bazı hallerde de diri diri toprağa gömülen zavallı. Müşriklerin tanrıları dişi çünkü dişilere hükmetmek kolay. Aslında müşriklerin tanrıları oyuncak. İstiyorsun ki hayalim, seni yazan da benim ilahım da oyuncak olsun. Elinizde oynatasınız.”
“Müteşabihin peşine düşenlerde böyle bir psikoloji mi var.”
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.