|
| Sönmez Atasoy |
Kaç yaşımdaydım tam bilmiyorum. Ama çok küçüktüm. Dört bir yanım sarı, yeşil ay çiçeği tarlalarıyla çevriliydi. Güne bakan da diyorlardı güneş kokan bu kocaman çiçeklere. Başımı kaldırıp yukarıya baktığım zaman mavi ile yıkanan bir gökyüzü olurdu. Elimi uzatsam dokunabileceğim hissini verirdi mavilik. Pamuktan kundaklarında bebek bulutlar gezinirdi o mavi atlasın üstünde. Bazen su dolu bahçe kovasında ya da bir çamaşır leğeninde yüzerken görürdüm o pamuk bulutları. Yakalamak için ellerimi kollarımı sokardım sulara. Hemen gökyüzüne kaçarlardı. Evin bahçesinde pamuk gibi yumuşak çok güzel şeyler vardi: Beyaz bir ördek, bir tavuk, gözleri ışıltılı beyaz bir kedi. Babamın ordu seyisinin uysal atı da beyazdı. Askeri birliğe gidip gelirken atkestanesi rengi bir ata binerdi babam. Üniformasının yakalarında bordo kadife üzerinde altın rengi küçük yılanlar vardı. Küçük bahçemize yer sofrası sererdi annem. Domatesli pilav ile bamya olurdu yemekte. Yanı sıra, kalaylı bir tasta üzüm ya da kuru erik hoşafı. Hava kararmadan çabucak yenirdi akşam yemeği. Gaz lambasına kalırsak sofranın tadı kaçardı keskin gaz kokusundan. Seyis, atları bağladığı ağacın altında yerdi yemeğini. Hoşafı ona ben götürürdüm dökmeden. Hoşafı içtikten sonra Seyis beni kucaklar, uysal beyaz atın eğerine oturturdu. O yükseklikten akşam yıldızını görürdüm. Seyis atın önünden yürüyerek gezdirirdi beni. Burası bu gün İstanbul’da, Hadımköy’e giden yolun Askeriye kavşağından sapınca varılan Ömerli Köyüdür. İstanbul ile bağlantısı yalnız demiryolu ileydi o zamanlar. Edirne tireni demir yolu durağında bir an soluk alır, makas bekçisinin yardımıyla vagonlara biner, inerdik. Dünya savaşında Almanlar yenilmiş, Bulgaristan’dan çekilmişlerdi. Babamın ‘Asker Tabip Üsteğmen’ olarak görev yaptığı birlik bir sahra alayı idi. Çadır ve kerpiç kulübelerden oluşmuştu. Ünlü ‘Çakmak Müdafaa Hattının’ son birliğiymiş. Babam bu alaya tayin olunca, annem İstanbul’da kalmak istememiş, Ömerli köyünün bir kulübesini aklayıp paklayıp bize ev yapmıştı. Sirkeci İstasyonu iki saatlik yoldu. Hafta sonları İstanbul’a gidişimiz çok keyifli olurdu. Yeşil meşin koltuklu ikinci mevki kompartımanda yolculuk ederdik. O trenin kaşarlı sandviçleri çok revaçtaydı. Harp yıllarında karneye bağlanan kara ekmekten sonra bu bembeyaz frankofan tarzı ekmek dayanılmaz bir tattaydı. Ekmeğin arasında Trakya eski kaşarı ve sabah çayı. Sirkeci İstasyonu’ndan Eyüp’e nasıl giderdik bir an tereddütte kaldım altmış yıl sonra. Haliç vapurları vardı tabi. Kömürle işleyen, o vapurların kıvılcımlar saçan ocağını, is ve ter içindeki ateşçiyi nasıl unuturum. Bu vapurlar Haliç köprülerinin altından uzun bacalarını şıp diye kırar geçerlerdi. İstanbul’un olta balığı o yıllarda Haliç’te tutulurdu. Palamut, Lüfer, Uskumru taşardı haliçten. İstanbul’un yoksul mahalleleri yatsıya kadar ızgara balık tüterdi. Halamlar Eyüp te oturuyorlardı. Erzincan’ın büyük depreminde bir halam üç, öbür halam iki çocuğunu toprakta bırakmıştı. Hayatta kalan tek kızları ise Feshane’de çalışan Erzincanlı bir dokuma ustası ile evlenip İstanbul’a geldiği için çok şükür yaşıyordu. Hemen her hafta sonu Eyüp’e onları ziyarete giderdik. Halamlar ağabeyim ile beni gördüklerinde kendilerini yerlere atar ağlaşmaya başlarlardı kendi çocuklarını hatırlayıp. Annem de iri gözyaşlarıyla katılırdı onlara. Babam bir süre sonra dinleme aletini çıkarır, muayene etmek bahanesiyle sustururdu acılı ablalarını. Sonra uzun uzun onların ciğerlerini dinler, küçük bir zarfın içinde haftalık ilaç bırakırdı. Eyüp Sultan o zamanlar bu günkü gibi adım atılmaz curcunalı bir yer değildi. Tam tersi sessiz, çınar yapraklarından başka çıt çıkmayan uhrevi bir mekândı. En çok Eyüp oyuncaklarını severdim Eyüp çarşısındaki. Ağaç oyuncaklar hemen oracıkta göz önünde yapılır, satılırlardı. El kadar at arabaları, karnına basınca ellerini çarpan bebekler, havada takla atan cambazlar, yem yiyen tavuklar, aynalı beşikler, kaynana zırıltıları, kuş gibi öten testiler, topaçlar, tahtadan oyma karagöz tasvirleri. Hepsinde bin bir renk, bin bir işleme, nakış. Büyük halam beni de yanına alarak, sabahtan gün bitene kadar Fatih semti ve çevresindeki camileri, türbeleri gezerdi. Çarşamba’daki Sultan Selim, Edirnekapı’daki Mihrimah Camii’nin derin güzelliklerini o yaşlarımda hissetmemi halama borçluyumdur. Mihrimah Camii’nin ana çizgileriyle peçeli bir kadın başına benzemediğini kim söyleyebilir? Topkapı Sarayı’ndan çok uzaklarda sağ kolunu havaya kaldırmış, peçeli yalnız bir kadındır Mihrimah Camii. Bu gezmeler içinde halamı çileden çıkaran şey, bir takım kadınların cami rahlelerindeki Kuran-ı Kerimler ile fal bakmaları olurdu. Halam o güçsüz haline aldırmadan fal bakan kadınlara saldırır, camiden kovardı. Halam sonuçta Erzincanlı bir köylü kadınıydı. Ama çok zengin bir dünyası vardı. Köyde domates, biber, fasulye, bamya, soğan, kabak dikmesini, maşara etmesini kadınlar ondan öğrenirdi. Dünyevi, her işte tuttuğunu koparan bir kadındı. Öte yandan Peygamber Efendimiz’in yüzünü, sesini, saçını sakalını halam kadar güzel tasvir edeni ne gördüm ne işittim. Efendimiz’in ellerini, ayaklarını, yürüyüşünü, sevdiği kokuları, tatları, taamları, bedenindeki yara bere izlerini, her an yanında yaşıyormuş gibi anlatırdı. Kuran-ı Kerim’de konu edilen olayları, hikâyeleri o gün orada yaşamış gibi anlatırdı. Halamın dizine başımı koyar dinlerdim. O anlatırken ben de girerdim hikâyelerin içine. Hazreti Eyüp’ün kuyuya atılan oğlu ben olurdum. Hazreti İbrahim, beni kurban edecekken gökten koç inerdi. Deniz kıyısında balık gelir beni yutardı. Mısır’a hazinedar olurdum. Zeliha’nın saray kadınlarına dağıttığı elmaları soyarken ben de elimi keserdim. Kızıldeniz önümde yarılır, açılırdı. Halam yorulduğumu fark ettiğinde Beyazıt Meydanı’nda olurduk. O yıllarda yuvarlak büyük bir havuz vardı Beyazıt Meydanı’nda. Tramvaylar çevresinden tam bir daire çizerdi. Vagonların demir tekerlekleri acı acı gıcırdardı raylarda. Halamın Beyazıt Camii’ni ziyaret edecek hali kalmamış olurdu. Edirnekapı tramvayını gözler, gelince biner giderdik. 1960 dan sonra tramvaylar hızla kaldırıldı İstanbul’da. Bir süre Kısıklı hattı işledi. Sonunda o da kaldırıldı. Ama deli saraylı bir hanımefendi kısıklı tramvay durağında üç yıl gece gündüz Üsküdar tramvayını bekledi.
Benim ilk İstanbul’um buydu işte.
|