|
| Sönmez Atasoy |
O yıllarda su güğümleri bir evin temel hacetleriydi. Dövme bakırdan yapılma pırıl pırıl kalaylı bir kaç su güğümü bulunan bir hanenin bahtı açık demekti. Evin çocukları üç yaşlarındayken o bakır güğümlerle boy ölçüşür, sonra onları hızla aşar büyürdü. Ama o ilk boy ölçüşmenin izi büyüdükten sonra da güğümleri devasa su kapları olarak hatırlatırdı ona. Ateş üzerinde buhar saçarak fokurdayan bir güğüm çocuk için öcülerle eş değerdeydi. Hele o güğümün suyu ile leğene bastırılıp sabuna yatırılan çocuk cehennem hakkında epeyi fikir sahibi olurdu. Kalaylı bakır leğenler de o ev için bir devletti. Hele şartı şurtu özümsemiş bir ev kadının gönlünde kalaylı her bakır eşya paha biçilmez değerdeydi. Bir kaç boy kazanı, irili ufaklı bakır sinileri, kalaylı kap kacağı olan kadın saadeti tatmış demekti. Gün aşırı bakır güğümler fokurdar, kazanlara basılan çamaşırlar kalaylı leğenlerde sodalı sular ve sabunlarla bitmez tükenmez bir yıkamaya tabi tutulurdu. O evlerin eşiğini aşınca güneşi emmiş su sabun kokardı ortalık. Çöp de çıkmazdı o evlerden. Yiyecek kırıntıları kirpikle toplanıyormuş gibi muamele görürdü. Meyve çekirdekleri ya kırılır yenir, ya da boş bir arsaya dikilirdi. Karpuz kavun çekirdekleri kurutulup çitlenirdi. Kalın kabuklar gün aşırı uğrayan sütçü için saklanırdı. Yaz boyunca mis gibi meyve kokardı kalaylı bir tencerede kaynatılan süt. Terzi Memnune Hanım, yaz başından başlayarak hane hane dolaşır mahallenin yazlık biçki dikişini ayaklı makinede çeker, başa çıkarırdı. Biçkiden arta kalan basma, pazen, keten parçacıklarından şimdileri pac-work denilen aman aman işin en güzeli yapılırdı yamalı bohça adı altında. Perdelere, kırlentlere, sergilere, örtülere rengârenk kanaviçe işlenirdi. Ağız ağza vermiş kuşlar, güller, menekşeler işlenirdi mermerşahilere. Bir yandan da iğne işi tığ işi danteller üretilirdi gün boşluklarında. Yaşlı dut ağacının altına sergi tutulur, silkelenen dutlar mahallede her eve dağıtılırdı. Gün boyu dut şırası kokardı avlular. Sabahtan akşama kadar serçeler su gibi şakıyarak oradan oraya akarlardı. Hacı leylekler takırdayarak konar kalkardı Gurbet Baba’nın türbesindeki çalı çırpı yuvaya. Gece kızgın ağustos böceklerinin uğultusu mahalleyi sarardı. Bahçe kuytularında ateş böcekleri deniz dibi gibi fosforlu bir aydınlık yayardı geceye. Radyoda ‘Yurttan Sesler’ olurdu. Muzaffer Akgün, Nezahat Bayram, Ali Ekber Çiçek dağları, yaylaları, ırmakları taşırlardı kireç badanalı odalarımıza. Safiye Ayla, Münir Nurettin, Sabite Tur vakar dolu sesleriyle gönüllerimizdeki gizli telleri titreştirir bambaşka bir aleme görürlerdi bizi. O yıllarda böyle bir dünyamız vardı. Ve o dünyaya dört kolla sarılmıştık. Şimdi küresel ısınma ve kirlilik kıyamet alametleri olarak hızla yükseliyor. Her geçen gün yeni bir alametin tarifi yapılıyor. Şimdi bütün dünya eteğindeki taşı döküp hesap verme durumunda. Hiç kimse kaçamaz kurulan bu divandan. Ama ben bir hakkın yerine teslim edilmesini istiyorum. Yemin ederim bizim balarımız analarımız bu dünyayı kirletmedi.
|